Aklın Sınırında SANAT!
1. “Sınırlarda Yaşamak”
Modern dünyanın modern toplumları kendilerini bir düzen üzerine kurarlar. Bu düzen genellikle “normal” olanın üzerinden işlenir. Kimlerin haklı olduğu, kimlerin yanlış, hangi davranış ve tavırların sınırlar içerisinde kaldığı ve hangi düşüncelerin sınır dışı edileceği, görünmez bir çerçeve ile belirlenir. Çerçevenin içerisinde kalanlar normaldir, ama dışında kalanlar amiyane tabirle delidir.
Ancak deliliği sanıldığı kadar açık ve nesnel bir tabir olarak göremeyiz, aksine tarihsel ve toplumsal normlara göre şekillenen bir olgudur. Zamanında herkez tarafından kabul edilen bir fikir veya düşünce, çağa göre sapkınlık sayılabilir. Aynı şekilde, Albert Eınstein’ı düşünecek olursak oda çerçevenin dışına taşmış ve deli olarak damgalanmıştı, ama bugün Eınstein’ın zekasına hayran olmayan ya da tanımayan yok. Toplumun genel akışına uymayan bir zihin, anlaşılmadığında ya da tehdit olarak görüldüğünde otamatik “deli” olarak etiketlenir. Bu yüzden delilik kavramı toplumsal bir yargıdır.
Çerçevenin dışında kalanlara deli denmez sadece, bu noktada “deha” kavramı da devreye girer. Deha, aynı delilik gibi çoğu zaman normların ötesine geçerek alışılmış düşünce kalıplarını kırabilen ve yeni ve farklı perspektifler ile algı biçimi kurabilenlerle ilişkilendirilir. Elbet bu sınır aşımı, her zaman olumlu karşılanmaz. Toplum, kendisini tehdit eden ya da anlamlandıramadığı zihinleri önce dışlar, ardından yüceltir. Bu da bizlere, deha olmakla deli olmak arasında ince bir çizgi olduğunu kanıtlar.
Bu sayımızda amacımız bu ince çizgiyi sorgulatmayı amaçlamaktadır. Delilik gerçekten bireyin içinde yaşadığı bir kırılmamıdır, yoksa toplumsal düzenin dışına düşmenin bir adı mı? Deha, olağanüstü bir yetenek midir, yoksa farklı bir algı biçiminin sonucu mu? Bu iki kavramı karşıt olarak ele almalıyız, çünkü insan zihni, sabit ve sınırlı bir yapı değildir. Düşünce, zaman zaman taşar, sınırları zorlar ve alışılmış olanın dışına çıkar. Bu taşma hâli, kimi zaman yaratıcılığın kaynağı olurken, kimi zaman da anlaşılmayan bir yabancılığa dönüşür.
Sanat tarihi, bu gerilimin izleriyle doludur. Kuralları yıkan, biçimleri bozan ve yeni ifade alanları açan sanatçılar, çoğu zaman yaşadıkları dönemde anlaşılmamış; hatta dışlanmıştır. Felsefeden sanata, sanattan psikolojiye uzanan bu yolculukta, insan zihninin sınırlarını ve bu sınırların nasıl çizildiğini sorgulayacağız.
Keyifli okumalar ve bol sanatlı günler dilerim...

