Modernizm ile hesaplaşmak; 20.yüzyılın sanat eleştirisi
3. Modernizm ve Ulus-Devlet: Yeni Kimliklerin İnşası
Modernizm yalnızca sanatın, kentin ya da bireysel yaşamın değil; aynı zamanda siyasetin de çehresini değiştirmiştir. 18. yüzyılın Aydınlanma idealleri, 19. yüzyıldaki Sanayi Devrimi’nin hızlandırdığı toplumsal dönüşümle birleşerek, 20. yüzyılın en güçlü siyasal yapısını doğurmuştur: ulus-devlet. Modernizmin siyasi bağlamdaki en belirgin tezahürü, geleneksel imparatorluk yapılarının çözülerek yerini merkezi, homojenleştirici ulus-devletlere bırakmasıdır.
Ulus-devletin modernizme yaslanan en belirgin işlevi, farklı etnik, dilsel ve kültürel unsurları tek bir ulusal kimlik potasında eritme çabasıdır. Eğitim sistemleri, millî tarih yazımı, ulusal semboller ve resmi ideolojiler bu sürecin temel araçları olmuştur.
Böylece birey, kendisini artık bir köyün ya da cemaatin üyesi olmaktan çok, modern devletin yurttaşı olarak tanımlamaya başlamıştır. Bu durum, özgürleştirici olduğu kadar baskıcı da olmuştur. Zira modern devletin sunduğu “ulus kimliği”, çoğu zaman farklılıkların bastırılması pahasına inşa edilmiştir.
Modernizmin Siyasal Mirası
Modernizm ile ulus-devlet arasındaki ilişki, bize kimlik inşasının hem imkânlarını hem de sınırlarını göstermektedir. Ulus-devlet, bir yandan toplumsal birlik ve düzen sağlamış; diğer yandan farklılıkları bastırarak yeni çatışmalar yaratmıştır.
Bugün küreselleşme, göç, dijitalleşme gibi süreçler ulus-devletin mutlaklığını sorgulasa da, modern kimlik tartışmalarının kökeni hâlâ modernizmin inşa ettiği bu siyasal yapıda yatmaktadır. Modernizmi anlamak, aynı zamanda ulus-devletin hâlâ süren etkilerini ve krizlerini kavramaktır.

